Yeni Parti’de kongre süreci başladı.
Parti örgütlerinde hareketlilik artarken, doğal olarak gözler il başkanlığı için kimlerin aday olacağına çevrildi.
İsimler konuşuluyor, farklı ihtimaller değerlendiriliyor.
Ancak bu süreçte adı il başkanlığı için geçen Orkun Kılıç’tan net bir açıklama geldi:
“Aday değilim.”
Kılıç’ın aday olmaması elbette kendi tercihi.
Fakat kongre sürecine ilişkin yaptığı değerlendirmeler, adaylık açıklamasından çok daha fazla dikkat çekiyor.
Çünkü Kılıç, Yeni Parti’nin önündeki önemli bir soruna işaret ediyor:
Parti içi demokrasi nasıl işleyecek?
Kılıç’ın sözleri oldukça açık.
“Birisine bir teklif gelecek ise üye teklif etmeli. Yani adayı üye seçecek deniliyorsa teklif de üyeden gelmeli” diyor.
Ardından da şu cümleyi kuruyor:
“Samimiysek teklifin de üyeden gelmesi gerekiyor.”
Bence üzerinde durulması gereken nokta tam da bu.
Çünkü bir siyasi parti “üyeyi merkeze alacağız” diyorsa, bunun sadece söylemde kalmaması gerekir.
Üyenin yalnızca oy kullanması yetmez.
Üyenin aday belirleme sürecinde de sözünün olması gerekir.
Kimi seçeceğini söyleyebilen üye, kimi aday görmek istediğini de söyleyebilmelidir.
Aksi halde üyeye verilen yetki, sandığın başında başlayıp sandığın başında biter.
Oysa mesele bundan çok daha büyük.
Çünkü Yeni Parti’de geçmişteki mahalle delegeleri üzerinden yürüyen sistemin yerine, üyelerin doğrudan başkan seçmesini öngören bir yapı konuşuluyor.
Bu önemli bir değişiklik.
Fakat beraberinde başka bir soruyu da getiriyor:
Başkanı doğrudan üye seçiyorsa, yönetimi kim seçecek?
Diyelim ki üye il başkanını seçti.
Peki seçilen il başkanı kendi yönetimini kendisi mi oluşturacak?
Eğer öyleyse, üyenin yönetim üzerindeki iradesi nerede başlayacak?
Başkan kendi ekibini oluşturdu.
Ancak bu ekip üyelerin tamamının içine sinmedi.
Üyeler yönetime tepki gösterdi.
Peki, ne olacak?
Üyenin bu yönetime “Hayır, ben bunu istemiyorum” deme hakkı olacak mı?
Bir itiraz mekanizması bulunacak mı?
Yoksa başkan seçildikten sonra bütün karar mekanizması başkanın eline mi geçecek?
İşte burada çok temel bir sorun ortaya çıkıyor.
Başkanı seçen üye, başkanın oluşturduğu yönetimi neden seçemiyor?
Daha da önemlisi…
Başkanın yönetimine karşı çıkan üye ne yapabilecek?
Çünkü bir siyasi partide demokrasi sadece “sandığa gittim, başkanı seçtim” demek değildir.
Demokrasi aynı zamanda seçtiğini denetleyebilmektir.
Eleştirebilmektir.
İtiraz edebilmektir.
Gerekirse seçtiği başkanın karşısında durabilmektir.
Eğer üye başkanı seçiyor, başkan da yönetimini istediği gibi belirliyor ve üyenin bundan sonra hiçbir söz hakkı kalmıyorsa, burada tartışılması gereken ciddi bir demokrasi problemi vardır.
Üstelik bu sadece teorik bir mesele de değil.
Siyasetin en büyük hastalıklarından biri, seçimden sonra seçilmişlerin kendisini seçenlerden kopmasıdır.
Koltuk seçildikten sonra çevresine duvar örülür.
Başkanın etrafında dar bir ekip oluşur.
Kararlar birkaç kişinin arasında alınır.
Tabanın sesi giderek daha az duyulur.
Bir süre sonra üyeye ihtiyaç sadece seçim zamanı kalır.
İşte tehlike tam burada başlar.
Yeni Parti, daha kuruluş ve örgütlenme aşamasında bu tehlikenin önüne geçmek zorunda.
Çünkü “Yeni” olmak, sadece tabelanın yeni olmasıyla mümkün değil.
Siyaset yapma biçiminin de yeni olması gerekiyor.
Kılıç’ın “Birden tam demokrasi olmuyor” sözü bu açıdan önemli.
Evet, doğrudan üyelerin başkan seçmesi demokratikleşme adına önemli bir adım olabilir.
Ama tek başına yeterli değildir.
Başkanı üyeye seçtirmek başka şeydir.
Üyeyi parti yönetiminde gerçekten söz sahibi yapmak başka şey.
Asıl mesele de budur.
Peki çözüm ne?
Bunun için kongreler başlamadan önce kuralların açıkça ortaya konulması gerekiyor.
Başkanın yetkileri ne olacak?
Yönetim nasıl belirlenecek?
Üyenin yönetime itiraz hakkı olacak mı?
Başkanın oluşturduğu yönetim hangi mekanizmayla denetlenecek?
Başkan ile yönetim arasında sorun çıkarsa kim karar verecek?
Üyelerin olağanüstü kongre talep etme hakkı olacak mı?
Ve en önemlisi…
Üye, seçtiği başkanın karşısında örgütsel olarak ne kadar güçlü olacak?
Bu soruların cevabı verilmeden “tam demokrasi” iddiasında bulunmak erken olur.
Yeni Parti’nin önünde aslında büyük bir fırsat var.
Ülkede siyasi partilerin en fazla eleştirildiği konuların başında parti içi demokrasi geliyor.
Genel merkezden il örgütlerine, ilçe örgütlerine kadar birçok yerde üyelerin kendilerini karar mekanizmasının dışında hissettiği bir siyasi kültür var.
Yeni Parti eğer gerçekten farklı olmak istiyorsa, tam da bu noktada farkını göstermeli.
Üyeye sadece oy pusulası uzatmamalı.
Üyeye söz vermeli.
Sadece başkanı seçtirmemeli.
Başkanı denetleme imkânı da vermeli.
Sadece “katılım” dememeli.
Katılımın kurallarını açıkça yazmalı.
Çünkü demokrasi, yöneticilerin iyi niyetine bırakılamayacak kadar ciddi bir meseledir.
Bugün iyi niyetli bir başkan gelir, sistemi güzel işletir.
Yarın başka bir başkan gelir, aynı yetkileri bambaşka biçimde kullanır.
O nedenle mesele kişilere güvenmek değil, kişiler değişse bile demokrasiyi koruyacak bir sistem kurmaktır.
Orkun Kılıç’ın adaylık konusunda “Aday değilim” demesi belki kongre yarışının dışında kalacağı anlamına geliyor.
Ama yaptığı bu tespitler, kongre tartışmasının tam merkezinde duruyor.
Çünkü bugün konuşulması gereken sadece kimin il başkanı olacağı değil.
Yarın o başkanın ne kadar yetkili olacağı da konuşulmalı.
Üyenin ne kadar söz sahibi olacağı da…
Yeni Parti’de başkanı üye mi yönetecek, yoksa başkan mı üyeyi yönetecek?
Bu sorunun cevabı, sadece bir kongrenin sonucunu değil, Yeni Parti’nin nasıl bir siyasi kültür oluşturacağını da belirleyecek.
Çünkü sandığı değiştirmek kolaydır.
Tüzüğü değiştirmek de kolaydır.
İsimleri değiştirmek de…
Asıl zor olan, iktidarı eline alan kişinin yetkisini sınırlayacak kadar demokratik bir sistem kurabilmektir.
Yeni Parti gerçekten yeni olacaksa, önce bunu başarmalı.
Yoksa eski siyasetin aktörleri değişir, tabelalar değişir, sandık değişir…
Ama zihniyet aynı kalır.
Ve o zaman adına ne kadar “yeni” denirse densin, ortaya çıkan şey yeni bir parti değil, eski siyasetin yeni adresi olur.