Bir çocuğun hayatı, bir ailenin yıkımı ve hepimizin zihninde aynı soru: Sosyal medya olmasaydı ne olacaktı?

Bazı haberler vardır…

Okursunuz, üzülürsünüz ve geçersiniz. Bazı haberler ise insanın içine oturur. Günlerce çıkmaz aklından. Elif Mavi’nin hikâyesi de tam olarak böyle bir hikâye. Henüz üç yaşındaydı. Ölümünden yalnızca bir gün önce doğum günü kutlanmıştı. Ailesi onun için pasta kesti, fotoğraflar çekildi, “İyi ki doğdun” denildi.

Bir gün sonra ise aynı ailenin önünde bambaşka bir gerçek vardı:

Bir mezar…

Bir çocuğun tabutu…

Ve “Adalet istiyoruz” diyen bir baba…

Elif Mavi, annesiyle birlikte yolun karşısına geçmek isterken bir aracın çarpması sonucu yaşamını yitirdi. Kazanın ardından sürücü hakkında ilk aşamada tutuklama yerine konutu terk etmeme şeklinde adli kontrol kararı verildi. Aile bu karara itiraz etti. Dosyadaki delillerin yeniden değerlendirilmesinin ardından karar değişti ve sürücü tutuklandı.

Ve tam burada hepimizin sorması gereken soru ortaya çıkıyor:

Eğer bu olay sosyal medyada bu kadar büyümeseydi, sonuç yine aynı olur muydu?

İşte asıl mesele bu.

Sosyal medya adalet dağıtabilir mi?

Hayır.

En azından hukuk düzeninin işleyişi bakımından dağıtmamalı. Çünkü adalet; beğeni sayısına, paylaşım sayısına, etiketlemelere, trend listelerine veya kamuoyunun öfkesinin büyüklüğüne göre şekillenmemeli. Bir hâkim kararını Twitter’da kaç kişinin tepki gösterdiğine göre veremez. Bir savcı Instagram’daki yorum sayısına göre hareket edemez. Bir tutuklama kararı, sosyal medyada oluşan baskının sonucu olmamalıdır. Burada çok önemli bir ayrım var. Sosyal medya karar vermez; sosyal medya bazen kararın görünür olmasını sağlar. İşte Elif Mavi olayında tartışmamız gereken nokta da tam olarak burası. Bu olay sosyal medyada büyümeseydi, kamuoyu bu dosyadan haberdar olmasaydı, binlerce insan “Elif için adalet” demeseydi ne olurdu? Bunu kesin olarak bilmiyoruz.

Hiç kimse “Sosyal medya sayesinde tutuklama oldu” diyemez. Çünkü dosyada ailenin itirazı, savcılığın değerlendirmesi ve mevcut deliller var. Nitekim tutuklama kararında da dosyadaki somut deliller ve adli kontrolün yetersiz kalacağı değerlendirmesi esas alındı.

Ama yine de şu soruyu sormaktan vazgeçebilir miyiz?

Kamuoyu baskısı hiç oluşmasaydı süreç aynı hızla ve aynı şekilde ilerler miydi?

İşte bu sorunun cevabını bilmiyoruz.

Ve belki de asıl rahatsız edici olan tam olarak bu.

Eskişehir Barosu Başkanı Barış Günaydın’ın da katıldığı bir programda yaptığı açıklamalarında yargıya duyulan güvenin önemine ve adaletin hiçbir gücün gölgesinde kalmaması gerektiğine vurgu yaptığını görüyoruz. Günaydın, güçlü savunmanın ve bağımsız yargının hukuk devletinin temel güvenceleri olduğunu ifade ediyor.

Buradan hareketle sosyal medyanın bugün geldiği noktayı ayrıca düşünmek gerekiyor.

Yasama…

Yürütme…

Yargı…

Basın…

Ve artık milyonlarca insanın aynı anda söz söyleyebildiği sosyal medya…

Belki de gerçekten “beşinci güç” olarak adlandırılabilecek bir etkiye sahip. Çünkü artık bir olayın duyulması için yalnızca televizyon ekranlarına veya gazete manşetlerine ihtiyaç yok.

Bir vatandaşın çektiği video…

Bir annenin feryadı…

Bir ailenin adalet çağrısı…

Bir gazetecinin haberi…

Bir avukatın açıklaması…

Bunların tamamı birkaç saat içerisinde milyonlarca kişiye ulaşabiliyor. Ve toplum bir anda tek bir olay etrafında birleşebiliyor. Elif Mavi olayında da kamuoyunun ilgisi büyüdü. İnsanlar olayı konuştu. Haberler yayıldı. Sosyal medya hesaplarından çağrılar yapıldı. Ve “Bu çocuk için adalet” söylemi binlerce insanın ortak cümlesi hâline geldi. Sonrasında ise sürücü tutuklandı.

Şimdi sormayalım mı?

Sosyal medya burada etkisiz miydi? Belki hukuken değildi. Ama toplumsal olarak? Bunu söylemek o kadar kolay değil. Sosyal medya güçlüdür. Basın güçlüdür. Kamuoyu güçlüdür. Ama hiçbirinin gücü hukukun üzerinde olmamalıdır. Çünkü gerçek bir hukuk devletinde adaletin duyulması için önce sosyal medyada milyonlarca kişinin bağırması gerekmez.

Adalet zaten duyar.